Tüm Yazarlar
HUKUK DEVLETİNDE HUKUK SAVAŞI

 

       Erzurum özel yetkili Cumhuriyet Savcıları tarafından Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının konutunda ve makamında arama yapılması,ardından hakkında gözaltı işlemi uygulanarak gözaltın alınıp Erzurum’a götürülmesi ve sorgulanıp tutuklanması olayı,yargıda ve yargı camiasında deprem etkisi yaratarak bir anda gündeme bomba gibi düşmüştür.

       Türkiye anayasal bir hukuk devletidir ve kanunlarla idare edilmektedir.Bu kanunlara anayasal ve yasalar çerçevesinde görev yapan ve yetki kullanan yargı mensubu savcı ve hakimler de dahildir.Hakim ve savcılar kanunlar çerçevesinde yargısal görevlerini yapmalıdırlar.Hukuk  usul ve esastan oluşmaktadır.Hukukta usul kurallarına uyulmaması yada usul kurallarının eksik uygulanması tam ve gerçek sonuca götüremez.Bu nedenle de Erzincan Cumhuriyet Başsavcı hakkındaki soruşturmanın esasına girilmeden,yani ortada bir suç var mı?yok mu? İddia edilen suçun Başsavcı tarafından işlendiği yolunda deliller var mı? yok mu? usulden irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir ve doğrusu da budur.Aksi halde esastan yapılan her yorum ve değerlendirme yargıya ve yargılama faaliyetine müdahale sayılır.

            Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı,Erzurum Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi nezdindeki  savcı tarafından makamında ve konutunda arama yapıldıktan sonra gözaltına alınıp sorgulanmakla,kanunun açık ve amir hükmü açıkça ihlal edilmiş ve hukuka aykırılık ortaya çıkmıştır.Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı birinci sınıf bir savcıdır.2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunun 98 maddesine göre,birinci sınıf Hakim ve Savcılar ile ilgili soruşturma ve kovuşturmalar,Yargıtay üyeleri hakkındaki hükümlere tabidir.Dolayısıyla birinci sınıf savcı olan Erzincan Cumhuriyet Başsavcının soruşturmasını ve kovuşturmasını yapmaya yetkili yargı mercii Yüksek Mahkeme olan Yargıtay makamıdır.Yine aynı yasanın 88 maddesine göre de,Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçüstü halleri dışında suç işlediği iddia edilen hakim ve savcılar yakalanamaz,üzerleri ve konutları aranamaz ve sorguya çekilemezler.Bu duruma göre Erzurum özel yetkili savcısı açık bir yetki aşımı yapmıştır.Yani yetkisini aşarak yetkili olmadığı bir soruşturmayı ve işi yapmıştır.

              CMK’nun 250/3 maddesindeki istisna nedeniyle,Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yargılayacağı kişiler bakımından özel yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin görev ve  yetkisi bulunmamaktadır.CMK.250,251 ve 252 maddeler birlikte ve bir bütün olarak uygulanır.

CMK.250/3 maddesine göre kovuşturma yetkisi bulunmadığı zaman soruşturma yetkisi de olamaz.Kovuşturma ve soruşturma bir bütün olarak birlikte uygulanır.Zaten savcılıklar yargılama yapacak mahkeme nezdinde kurulur ve görev yaparlar.Soruşturma Erzurum’da Kovuşturma Ankara’da Yargıtay’da olmaz.Bu durum kanuna aykırılık teşkil etmektedir.

             Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının soruşturmasını ve kovuşturmasını yapmaya yetkili ve görevli yargı mercii birinci sınıf savcı olması nedeniyle ilgili kanunlar gereği YARGITAY dır.Erzurum özel yetkili savcısı ilgili kanunların açık ve amir hükümleri karşısında yetkisini açıkça aşmıştır.Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı hakkında yapılan bütün işlemler hukuka aykırıdır.Bu konuda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yetki aşımı konusunda tespiti doğru ve yerindedir.

             Bu olayda hukuk devleti ve yargı derin bir yara almıştır.Yargı kurumları arısında çatışma ve sürtüşme yaşanmıştır.Üst yargı kurumları duruma dahil olmuşlardır.Daha da önemlisi yürütme ve yargı arasında bir çatışma ve kutuplaşma havası estirilmektedir.Bu konuda bütün kurumlar azami dikkat göstermelidir.Yargı hassas bir konudur ve yargı kurumu yıpratılmamalıdır.Yargı hukuk devletinin olmazsa,olmazıdır.Bu olayın münferit hukuki bir hata olduğunu kabul ederek düzeltilmesi yoluna gidilmelidir.Yürütme ve yargı erkleri anayasal tanımları ve sınırları çerçevesinde işlerini ve ilişkilerini yürütmelidirler.Yürütme ve yargı hiçbir zaman sürtüşme ve çatışma durumuna gelmemelidir.Bu durum bir hukuk devleti olan ülkemizde vatandaşın özelikle yargıya güveninde ve bakışında tereddüt,şüphe ve güvensizliğe yol açabilmektedir.Yargı birimleri yetkilerini kullanırken ve görevlerini yerine getirirken,kanunla kendilerine verilen sınırlar içerisinde hareket etmelidirler.Biri birleri ile çatışma ve sürtüşme içerisine hiçbir zaman girmemelidirler.Vatandaş gözünde yargının yıpranmasına mahal vermemeli ve müsaade etmemelidirler.     

                        

                                                                                                      AV.MUSTAFA AKOT  



Windows 7: Gündelik işlerinizi basitleştirin. Size en uygun bilgisayarı bulun.

__________ NOD32 4871 (20100216) Bilgi __________

Bu mesaj NOD32 Antivirüs Sistemi tarafından kontrol edilmiştir.
http://www.nod32.com.tr
HESAP VERME SORUMLULUĞU ...
HESAP VERME SORUMLULUĞU DEMOKRATİK BİR TOPLUMUN OLMAZSA OLMAZ İLKELERİNDEN BİRİDİR

 

 

Demokratik sistemler çeşitli aktörlerin bir arada yer aldığı ve birbirleri ile çeşitli boyutlarda, kurumlar aracılığıyla ilişkiye girdiği yapılardır. Günümüzün karmaşık demokratik sistemlerinde sayısız aktörden bahsetmek mümkün olsa da bu bir demokratik sistemin temel olarak iki ayağı vardır: Yönetilenler ve yönetenler ya da seçenler ve seçilenler. Bunlar arasındaki ilişkiyi belirleyen en temel olgu da hiç kuşku yoktur ki seçimlerdir. Belli aralıklarla yapılan ve demokrasinin tek şartı olmayan ama vazgeçilmez bir kurumu olarak kabul edilen seçimler sadece ülkeyi yönetenlerin belirlendiği bir yarış değildir; aynı zamanda seçenler ve seçilenler arasında bir hesap sorma-hesap verme işlevi de görürler.

Yakın zamana kadar seçimler toplumun kendini yönetenlerin yaptıklarını değerlendirme şansları buldukları, uygulamalar hakkındaki görüşlerini kullandıkları oy aracılığıyla gösterdikleri bir kurumdu. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının gelişimi ve katılımcı demokrasi yolunda kat edilen yol, toplumun yönetenlerden hesap sorma olanaklarını çoğalttı. Hesap verme ve hesap sorma artık sadece seçimden seçime gerçekleştirilen bir olgu haline geldi.

Bugün gelinen noktada artık hesap verme sorumluluğu karar alma mekanizmalarının başında bulunanlar için yaşamlarının bir parçası haline gelmiş durumda. Hesap verme sorumluluğu eskiye oranla daha bir değer kazandı ve mevcut politik sistemlerin dayandıkları en temel değerlerden biri artık. Kamu yönetimi bilimi açısından bakıldığında hesap verme sorumluluğu devleti yönetenlerin, devlet yetki ve kaynaklarını kamu yararına kullanmalarını güven altına almak amacıyla uygulanan denetim ilke ve yöntemlerini kapsamaktadır. Eski anlayışta hesap verme sorumluluğu çerçevesi kanunlarla belirlenmiş bir idari konuydu. Hükümet ve bürokrasi üyeleri belirli dönemlerde çoğunluğu anayasal yetkilerle donatılmış yüksek mahkemeler ya da başka devlet kurumları ile parlamentolara belli dönemlerde çoğunluğu finansal işler olmak üzere çeşitli konularda bilgi verirlerdi.

Toplum karşısında hesap verilmesi ise ancak seçimden seçime o da üstü kapalı bir biçimde gerçekleşiyordu. Yeni anlayışla birlikte hesap verme sorumluluğunda bir takım değişikler oldu.

Öncelikle hesap verme zamanla ve mekanla sınırlı bürokratik bir olgu olmaktan çıktı. Medyanın gelişmesi ve sivil toplumun büyümesi sayesinde kamuoyu önünde her an gerçekleşebilecek bir politik-toplumsal kavram haline geldi. Eski anlayışta hesap vermek çoğunlukla finansal ve çok önemli politik faaliyetleri kapsıyordu.

Yeni anlayışla birlikte her türlü karar alma süreci hesap verme sorumluğu içine girmeye başladı. Yönetenler her yaptıkları işin hesabını vermek zorunda olduklarının bilincine varmaya başladılar. Hesap sorma hakkı olanların da hesap verme sorumluluğu olduğu kabul edilmeye başlandı. Eskiden sadece hesap sorması beklenen toplum ve toplumun temsilcisi olan sivil toplum kuruluşlarının da artık hesap verme sorumluluğuna sahip oldukları kabul edilmektedir. Aynı şekilde yönetenlerden hesap sormada önemli bir görev üstlenen medyanın hesap verme sorumluluğuna en az yönetenler kadar sahip olması gereğinin altı çizilmektedir.

Ülkemize geldiğimizde ise bu değişimin henüz tam anlamıyla anlaşılamadığını görmekteyiz. Hesap verme Türkçe'de çoğunlukla olumsuz anlamında kullanılan deyimdir. Örneğin 'bu işin hesabını soracağım' dediğiniz zaman gelecekte yapacağınız olumsuz ve mutlaka birilerini rahatsız edecek- ve belki de onlara zarar verecek- bir eylemden bahsediyorsunuzdur. Hesap sorma kötülük yapma ile anılan bir eylemdir çoğu zaman.

Ayrıca hesap sorma-hesap verme eşit olmayan bir ilişki biçimini de akla getirmektedir: Daha güçlü olan, daha büyük olan hesap sorar. Hesap verme bu anlamda bir güçsüzlük ifadesi olarak kabul görmektedir.

Dilin mevcut kültürün ve dolaylı yoldan da kültürü etkileyen politik-toplumsal sistemin bir ürünü olduğundan hareketle hesap verme sorumluluğunun ülkemizde neden kabul görmediğini anlamak olasıdır. Hesap vermesi gerekenler hesap vermekten kaçmaktadırlar; hesap sorması gerekenlerin elinde ise hesap soracak araçlar mevcut değildir.

Kuruluşundan itibaren Türkiye'de yeni bir toplumsal anlayışı yerleştirmeye çalışan Demokratik Hareket hesap verme sorumluluğunu yeni toplumsal anlayışının en temel değerlerinden biri olarak görmektedir. Katılımcı demokrasi, etik değerler, şeffaflık, objektif hukuk devleti ile birlikte hesap verme sorumluluğu Demokratik Hareketin Türkiye'de acil olarak gerçekleştirilmesi gereken değişimin ana hatlarını ortaya koyduğu Yeni Toplumsal Anlayışı'nı oluşturan değerlerindendir. Demokratik Hareket hesap verme sorumluluğunun bir değer olarak benimsenmediği bir toplumsal ve politik sistemin değişimini tamamlamadığına inanmaktadır.

Hesap verme sorumluluğu Demokratik Hareketin en büyük amacı olan temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçişte de en önemli araçlarından biridir. Hesap verme sorumluluğunun benimsendiği bir toplumda vatandaşlar ellerindeki araçlarla hesap sorabilecek; hesap sorduğu oranda da karar alma süreçlerine daha fazla müdahale edecek; süreçler hakkında daha fazla bilgi sahibi olacak, kısacası daha fazla katılacaktır. Aynı şekilde hesap vermesi gerekenler de toplumun bu katılımını kabul etmek durumda kalacaktır. 

Bugün itibariyle Türkiye'de her alanda bir etik sorunu yaşandığına inanılmaktadır. Hesap verme sorumluluğu bir toplumun en önemli değerlerinden biri olan etik ile de doğrudan ilişkilidir. Hesap sorma sorumluluğunun kurumsallaştığı, toplum ve politik yapı tarafından içselleştirildiği oranda yolsuzluk olaylarında büyük azalma olacaktır.

Hesap verme sorumluluğu demokratik bir toplumun olmazsa olmaz ilkelerinden biridir. Öte yandan hesap verme sorumluluğu sadece politikacılarla ve yönetenlerle sınırlı değildir. Basın, iş dünyası ve sivil toplum da hesap verme sorumluluğuna sahip olmalıdır. Hesap verme sorumluluğu 'ne yaparsak yapalım; yaptıklarımızdan sorumlu değiliz' zihniyeti ile devleti ve bürokrasiyi yönetenleri gücünü halktan almaya zorlayacak en etkili yoldur.

Hesap verme sorumluluğunun yaşama geçmesi için pek çok kuruma ihtiyaç vardır. Gelişmiş bir sivil toplum başta olmak üzere katılımcı demokrasinin toplumsal duyarlılık, yönetenler-yönetilenler arasındaki sağlıklı iletişim ve uzlaşma geleneği gibi bir takım değişikliklere ihtiyacı vardır.

Unutulmamalıdır ki hesap verme sorumluluğunun olmadığı yapı ve siyasi kültürler her türlü yozlaşmaya, yolsuzluğa ve kötü yönetime açıktır.Güçlü bir sivil toplum ile denetlenen hesap verme sorumluluğu siyasi ve ekonomik erkin keyfi yönetimleri önündeki en büyük engeldir.
SÖZDE BAYRAK SAHİBİ DEĞİLİZ!..  
Arif Nihat Asya mısralarıyla selam olsun Bayrağıma!..
 
Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

 
Bir ülkenin bayrağı, o ülkenin birlik ve beraberliğini, herşeyden önemlisi
de bağımsızlığı ifade eder. Bayrak kişiden kişiye göre anlam kazanır.
Kimine göre bir bez parçası, kimine göre şan, şeref ve onur, 
kimine göre olsa da olur olmasa da, kimine göre olmazsa olmazdır.
Dedik ya bayrağın anlamı sözde değil, özde bakış açısıyla
ya göklere yükselir ya da dilim varmıyor söylemeye gerisini siz
tahmin edin. Bir insanın kendi bayrağına saygısı varsa, emin olun ki
başka ülkelerin bayrağına da saygısı vardır.Bugüne kadar atalarımızdan
böyle duyduk, böyle gördük, böyle yaşadık. Bayrak olmazsa olmazımızdır. 
Bakınız tarihte, Atamızın bizzat yaşadığı, bayrağa ve insana olan saygıyı
anlatan birkaç cümle aktarıyorum: Herkes payına düşeni alsın...
 
M.Kemal Atatürk'ün İzmir'de yaşadığı bir olay ve örnek davranışı.

10 Eylül 1922  M.Kemal Atatürk İzmir’dedir, dinlenmesi için hazırlanan
konağa girerken önüne serilmiş Yunan bayrağını görür. Bu nedir?
Yunan Bayrağı, Paşam. 'Bu eve yerleşen Yunan kralı Konstantin, bu

taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti.'
O, hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem, dedi.


'Bayrak, bir ulusun onurudur. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez.”
 
Diyeceğim o ki, biz böyle kahraman bir Ata'nın evladıyız. Kendini bilen her insan

için bayrak kutsaldır, şandır, şereftir ve dik duruşun sembolüdür.
Malum bayrağa saygı sözde değil, özde olmalı...Nedir özde olmak güçlüden yana

değil haklıdan yana olmak, esir olarak değil insanlığa yakışır bir şekilde ilerlemek,
çıkarlar uğruna değil doğrular adına yürümek, kısaca alnı ak, yüzü pak ve cesur
bir yürekle yola devam etmek bireyler ve ülkeler için kaçınılmaz olmalıdır.
Elbette yaşamın her alanında bu davranışı sergilemeli ve onurluca yaşamalıyız.
Hepimizin bildiği gibi, Türk bayrağı bir grup ermeni tarafından ve medeni dünyanın
gözü önünde birkaç gün önce Erivan sokaklarında yakıldı. Bakınız, bayrağın ne

anlama geldiğini bilmelisiniz, bayrak bez parçası değildir,haddinizi aştınız! Aslına
bakarsanız, siz yakın tarihimizde bile ve bu çağda insanları diri diri yakan, yıkan,
çocukların kolunu bacağını kıran sonra da öldüren ve insanlık sınırlarını çoktan aşan
bir grup olduğunuz için, bayrak yakmanızda pek yadsınacak bir eylem değildi doğrusu!
Tarihimize de şöyle bir göz atacak olursak, 19.yüzyılın sonunda emperyalist ülkelerin 
kışkırtmasıyla kurulan Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütleri, dünya tarihinin ilk terör
örgütleridir. Osmanlı, bu örgütlere tam 33 yıl sabırla tahammül etmiş; ancak bu
eylemler 1.Cihan Harbi’nde Türk Ordusunu arkadan vurmaya kalkınca 27 Nisan
1915’te çıkarılan bir Kanun-u Muvakkat ile tehcir kararı almak mecburiyetinde
kalmıştır.Ermeni terör örgütleri, 1890’da Erzurum İsyanı’nı, 1893’te 1. Sason
İsyanı’nı, 1895’te 1. Van İsyanı’nı ve Zeytun Ayaklanması’nı, 1904’te 2. Sason
İsyanı’nı, 1909’da Adana Olayları’nı, 1915’ten itibaren de 2. Van olayları ve
katliamları ile Muş, Bitlis, Kars, Ardahan, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum ve Erzincan
mezalimlerini gerçekleştirdiler ve bu olaylarda 500 binden fazla Türk şehit edilmiş
ancak ne acıdır ki, halen sizinle yakınlaşma içersindeyiz! Sen sınırlarımı tanımıyorsun,
her defasında sözde soykırımla beni suçluyorsun, uzak-yakın tarih her türlü
işkenceyi halkıma yaşatmışsın ve ben hala sana gel açılalım diyorum. Düşünüyorum,
düşünüyorum ama bir sonuca varamıyorum. Yazık düşüncelerime! Anlatmak istediğim
ve anlamanızı istediğim şu ki, Türk bayrağı hiç mi hiç kolay kazanılmadı, bayrak ve
vatan uğruna ne şehitler verdik.Çıkarlarımız uğruna hiç bir ülkenin boyundurluğu altına
girmedik, anlayacağınız yağmura tutulduk ama şemsiyeyi reddettik.Ya bayrak dedik,
ya ölümü seçtik...İster ermeni olun, ister yahudi, ister Türk ve yine söylüyorum siz,
siz olun bayrağa, insana ve bir başkasının hakkına saygı gösterin. İnsan olarak yarına
güven, umut, barış ve tebessümle bakmak için şu sözü unutmayalım;
 
Her şeyden önce iyi olalım, ondan sonra mutlu oluruz. J.J.Rousseau
 
Sözün özü kendinizi dinleyin, kendinize gelin!..
 
Leman KUZU ©
İstanbul, 27/04/2010 
kuzuleman@yahoo.com

BEN ÇILDIRIM BEN ÇILDIRIM

Ben Çıldırım Anlı açık kafası dik
Tarih yazdı halkım için nice yiğitlik
En büyük niteliğimiz vatan severlik
Ben, vatanı namusu bilen Çıldırım

Cenklere döğüşlere meydan okudum
Nice Şahlara hanlara karşı yürüdüm
Alpaslanları Tokmak hanları gördüm
Ben tarihe not düşen Çıldırım

Ne Beyler geldi geçti Senger Kalesinden
Şahinler kanat çaldı Şeytan Kalesinden
Düşman aman dedi Mihrali, Şenlikten
Ben mertliğin tanımı Çıldırım

Dem dem otağlar uca konaklar bende
Edep erkan ar namus haya bende
Hoş sohbet hürmet izzet ikram bende
Ben konuk severliğin tapusu Çıldırım

Elvan elvan çiçekler bezedi dağları
Hele göresen Kurt kalede bağları
Yeşerende seyir eyleyesin dağları
Ben dünyanın nakışı Çıldırım

Niyalasğor Kura Vadisi kışlağım
Göy dağ Kara cıngıl yaylağım
Her derde çare olur çermiğim
Ben biçarelerin dermanı Çıldırım

Gölümün eşi dünyada bulunmaz
Buz mangalında balığa doyulmaz
Mavinin her tonuna bakmaya kıyılmaz
Ben unutulan cennet Çıldırım

Türk ,Kürt,Çerkez Laz kardeşti
Asırlar önce dinler bende barıştı
Her kültüre halkım kucak açtı
Ben kardeşliğin simgesi Çıldırım

Hiç bir halkı yad diye atmadım
Ötekileştirip paraya pula satmadım
Helalıma asla haram katmadım
Ben dostluğun adı Çıldırım

Kara papağım her dem dik yürüdüm
Öz derimi öz özüm sürüdüm
Hiçbir kimseye boyun eğmedim
Ben özgürlüğün timsali Çıldırım

Zorbayı mazluma tercih etmedim
Fakirin kakalasını bırakıp beye gitmedim
Menfaat uğruna geçmişimi satmadım
Ben Şerefin şanın sen bolu Çıldırım

Asla nifak tohumu yurduma ekmedim
Barış Fidanına namert suyu dökmedim
Haktan adaletten hiç vazgeçmedim
Ben Kara papak Yurdu Çıldırım

TAHSİN AYDEMİR.16.05.2008
'' ÇILDIR DERNEKLER PLATFORMU '' PROJESİ

‘’ÇILDIR DERNEKLER PLATFORMU’’

Çıldır baktığımızda birçok özelliği ve değeri ile Ardahan ili başta olmak üzere bölge için önemli bir ilçe…Bir Aşık Şenlik Çıldır’ın bölgedeki değerini fazlası ile ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca son dönemdeki gelişmeler ışığında değeri daha da artmaktadır. Son dönemdeki gelişmelerden kasıt Aktaş Sınır Kapısı ,Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Projesi , Yukarıcanbaz  Sınır Kapısı , Çıldır Meslek Yüksekokulu gibi önemli projelerin hayata geçmesi ve geçme aşamasında olmasıdır.

Bu saydıklarımızın Çıldır’ın yerel bölümüne dair ayrıntılar…Birde gurbetteki Çıldır söz konusu…Gurbetteki Çıldır derken Çıldır Merkez ve ona bağlı yaklaşık 37 köyden büyük şehirlere göç eden bir topluluktan bahsetmek istiyorum…Özellikle İstanbulda önemli sayıda Çıldır halkı ikamet etmekte…Bir çok farklı köyden insanlar İstanbul’un değişik ilçelerinde kümeler halinde hayatını sürdürmektedir...Buna paralel neredeyse Çıldır’ın her köyü bir araya gelerek dernekleşmeyi başarmış durumdalar…Yaklaşık 30 dan fazla Çıldır’a bağlı köy derneğinin yanı sıra 2 tane de Çıldır Derneği şuan aktif olarak faaliyet göstermektedir… Bireysel olarak köy dernekleri kendi köylülerine hizmet sunmak adına çeşitli organizasyonlar yapmakta ve aynı çatı altında köylülerini bir araya getirme çabasındalar…Dernekçilik noktasında eksikliklerde yok değil..Fakat bahsetmek istediğim nokta Çıldır’ı temsil ettiğini öne süren 2 Çıldır Derneğinin bu köylere nasıl bir katkı sağlayabildiği ya da sağlayamadığıdır..

Baktığımızda Çıldır’ın bir tanesi Esenlerde ve diğeri de Esenyurtta olmak üzere 2 tane ilçe derneği bulunmaktadır..Bu iki derneğin hangi durumda oldukları çok açık ortada..Bir tanesi futbol turnuvasında yada Göl festivali öncesi belediye başkanları geldiğinde köy derneklerini toplayarak ortaya çıkmakta diğeri ise Esenyurt bölgesinde kendi halinde lokal olarak etkin olmaktadır…Yani her ikisi de önemli bir çalışma izlenimi ortaya koyamamaktadır..Bunun aksine birçok köy derneği önemli işler yaparak dikkat çekmektedir..Bu iki dernek Çıldır köy derneklerine çatı olma görevini yerine getirememektedir..Sadece belli dönemlerde Çıldır Köy dernekleri ile bir araya geinmekte fakat birçoğunda saman alevi gibi çalışmalar ortaya çıkmaktadır…

İşte bu noktada benim naçizane bir önerim olacaktır…Aktif halde çalışan köy derneklerimizi aynı platformda bir araya getirecek ve daha güçlü hareket etmesini sağlayacak önemli bir proje söz konusu.. Avrupa Birliği oluşumu yada Kulüpler birliği yapılanması gibi bir birlikteliği bizde sağlayabiliriz diye düşünüyorum…

Velhasılı Çıldır’a bağlı köy dernekleri bir araya gelerek Çıldır’ın 2 ilçe derneğinden tamamen bağımsız bir şekilde kendi aralarında oluşturacakları bir yapı etrafında kenetlenebilir…Bu yapının adı ise ‘’Çıldır Dernekler Platformu’’ olacaktır..Farklı isimlerde söz konusu olabilir..

Gelelim bu yapının nasıl ne şekilde faaliyet göstereceğine…’’Çıldır Dernekler Platformu’’ yeni bir resmi yapının aksine Derneklerin gönül bağı ile bir araya gelmesini esas almaktadır..Yani tek başına yapılan işlerin daha geniş kapsamlı birlikte yapılmasını öngörmektedir…Bu sistem dönem başkanlığı esasına göre çalışacaktır. 4 er aylık periyotlarda yada 6 aylık periyotlarda Platform başkanlığı sıra ile yapılacaktır…Platform başkanı kim ise o derneğin lokali dönem boyunca Çıldır Dernekler Platformunun merkezi olarak çalışacaktır. Yani toplantılar dönem boyunca kim başkan ise o dernek merkezinde yapılacaktır…Bu oluşum bireysel çalışmaları hiçbir şekilde engellemeyecektir. Aksine yeni projelerin ortaya çıkmasına ve derneklerin birbirlerine daha güçlü destek olmasına ortam hazırlayacaktır…

Benim bir Çıldırlı olarak kafa yorduğum bu projeyi sizlerin de yorumuna sunmak istedim… ‘’Çıldır Dernekler Platformu’’ Çıldır ve dernekleri adına üzerinde durulması gereken çok önemli bir proje olduğu... Çünkü birçok dernek birbirinden bihaber bir şekilde çeşitli bölgelerde kendi halinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bu proje daha güçlü bir Çıldır sivil toplumu oluşturacak ve birçok önemli işe imza atacaktır…

Son olarak bunu Çıldır Dernekler Birliği oluşumu ile karıştıranlar olabilir… O yapı tamamen Çıldır Kültür Derneği çatısı altında bir oluşumdur. ‘’Çıldır Dernekler Platformu’’ ise tamamen Çıldır köy derneklerinin bağımsızca bir araya gelebilecekleri ve hepsinin de aynı oranda söz sahibi olabileceği bir şeffaf oluşumdur…

Umarım en kısa zamanda Çıldır’a bağlı köy dernekleri olarak bu proje etrafında kenetlenerek Çıldır’ın hak ettiği sivil oluşumu ortaya çıkarırız…Hepinize en derin saygı ve muhabbetlerini sunuyorum…

                                                                                                                                                                                    28.01.2013  ADEM KEMER 

Çıldır.com dan TÜM SİTELERE açık Çağrı mektubudur. www.cildir.com Son dönemde Çıldır’ımıza hizmet etmek amacıyla kurulmuş birçok site türemiştir. Bu siteler çıldır.com un açtığı yoldan giderek GERÇEKTEN BÜYÜK başarılar elde etmektedirler. Çıldır’ımız, bu internet siteleri sayesinde Ardahan’ımızın diğer hiçbir ilçesinde olmadığı kadar ÇALIŞKAN, YETENEKLİ, BİLGİLİ, İLGİLİ, UYANIK ve FEDAKÂR (doğal ve gönüllü) gazeteciler yetiştirmiştir. Sivil toplum örgütlerinin gerçek bir gerekliliği olan bu yepyeni MEDYA ve bu gazeteciler sayesinde gurbetteki ve sıladaki tüm Çıldır halkı haber alma hakkını sonuna kadar ve haklı olarak kullanmaktadır. Ancak bu TATLI REKABET ne yazık ki bazı günlük çekişmeleri ve ayrışmaları da peşinden getirmiştir. Küçük nüfuslu Çıldır’ımızda 100 ün üzerinde site kurulmuştur. Herkes bir tarafa çekmekte ve öyle ki bazı köylerin bile 2-3 hatta dört siteleri oluşmaya başlamıştır. İnternetin gerçek görevi olan BİRLEŞTİRİCİLİK özelliği ne yazık ki ayrışmaya neden olmuştur. İşin bir de maddi boyutu vardır ki bu da zaten zor şartlardan bulunan halkımızın fedakâr fertlerine ilave büyük bir yük daha yüklemektedir. Her sitenin (tasarım hariç) masrafı site sahibine ORTALAMA olarak yıllık 200TL gibi bir yük getirmektedir. Anlaşılacağı üzere bu siteleri SADECE AYAKTA TUTMAK İÇİN bile yılda en az 20.000TL para gerekmektedir. Bunun içerisinde tasarım, işçilik, telefon faturaları, organizasyon giderleri v.s gibi ücretler yoktur. Yani kaba bir hesapla internet sitelerimizin Çıldır’ımıza toplam maliyeti en az 50.000TL dir. En fenası da tüm siteler birbirinin nerdeyse kopyasıdır. Çıldır.com olarak bu duruma asla bir taraf olmadığımızı açık ve seçik olarak beyan ediyoruz. Hatta bir adım daha ileri giderek gerekli fedakârlığı göstereceğimizi taahhüt ediyoruz. Bunun için teklifimiz şudur.! GELİN BİRBİRİMİZDEN GIRYET ALALIM! GELİN BİRLİK OLALIM! MÖKKEM OLALIM! Olayın özü şudur: GELİN CANLAR TÜM SİTELERİMİZİ ORTAK BİR SİTE ÜZERİNDE TOPLAYALIM! Ne faydası olur?: Tüm siteler bir araya toplanacağı için okurlarımızın kafası karışmaz. - Kazmanın bir yere vurulabileceği dosta düşmana gösterilmiş olur. - Kullanıcı (okur) her sitenin kullanımını öğrenmek zorunda kalmaz. - Maddi gider %10un bile altına düşer. - Her site yöneticisi kendi başarılı olduğu konu üzerinde odaklanır dolayısı ile kalite artar. - Ortak bir noktada sayaç çalışacağından CİDDİ ziyaretçi sayılarına ulaşılır. - Reklam gelirleri artırılır. - Oluşturulacak kaynak daha verimli kullanılır. (önerim öğrencilerin uzaktan siteye hizmet vermeleri sağlanır ve bu gelirler onlar arasında paylaştırılır - Bu yeni oluşumu başarabilirsek eğer kaymakamlık, belediye gibi resmi sitelere bile ihtiyaç kalmaz onlara harcanan kaynak da ilçemizde kalmış olur. - v.s. ….. v.s. Sorun: Bunu nasıl yapabiliriz? Cevap : İlk iş olarak ortak bir otorite belirleyelim. bu otorite bize yeni ve genel kabul görecek bir alan adı önersin.(ÖR: www.cildirieniyianlatansite.com gibi) Bu yeni isim ortak bir anket ile sitelerimiz üzerinden halkımıza sorulabileceği gibi halkımızın temsilcileri olan muhtarlarımız, belediye başkanlarımız, kaymakamımız veya milletvekillerimiz gibi kişiler veya denekler olabilir. (burada yöntem 2. plandadır. Önemli olan prensip karara uymaktır) İlk adımı biz atacağız ve sahibi bulunduğumuz başta www.cildir.com olmak üzere Çıldır’la ilgili elimizde bulunacak tüm alan adlarını aynı adrese yönlendireceğiz ve 5 yıllık ödemesini peşin yaptıktan sonra kaymakamlık makamına bu adların kullanım haklarını devredeceğiz. İkinci adım olarak bu yeni oluşuma alternatif hiçbir yeni site kurmayacağımızı taahhüt edeceğiz. Tüm bilgimizi, enerjimizi, yeteneğimizi ve bütçemizi bu yeni oluşum için kullanacağız. BUNUN İÇİN TEK ŞARTIMIZ 'TÜM SİTE SAKİNLERİNİN AYNI ŞEKİLDE DAVRANMASI'DIR. Ayrıca ; İstenirse eğer şirketimin Web Server, insan kaynakları, bilgi birikimini bu iş için kullanabilirim. Son sözümü aynı cümleyle bitiriyorum GELİN BİRBİRİMİZDEN GIRYET ALALIM! GELİN BİRLİK OLALIM! MÖKKEM OLALIM! Alpaslan Pehlivan info@cildir.com 0532 655 65 43
Yöremiz Aşıklarına Eleştiri Gözüyle Bir Bakalım

Yöremiz Aşıklarına Eleştiri Gözüyle Bir Bakalım

  Kuzey Anadolu sahası Anadolu aşıklık geleneğinin başlangıcı sayılıyor. Edebiyat tarihçileri böyle tanımlıyor. Bizler tarafından da böyle kabul görüyor. Gel gör bu saha, ozanlık bazında son yüzyılın en kötü dönemini yaşamaktadır.

 Oğuz boylerinin en güçlü ozanı sayılan Dede Korkut bu yörenin ozanıdır. Kimilerine göre Bayburtlu, Kimilerine göre Kağızmanlı, kimilerine göre de Iğdırlı. »Sınır ötesi bir çıkış olursa, Azerbaycan ve Türkmenistan sahalarında da vardır Dede Korkut«. Hangi adı yazarsan yaz, yazılan adların çokluğu değil yörenin tekil oluşu önemlidir. Yani demem şu ki; Dede korkut bu yörenin ozandır.

 İşin aslına bakılırsa, ozanlık geleneği Şamanlık geleneğiyle eşanlamlı olarak yazılır. Şaman hocalarının aynı zamanda birer ozan oldukları artık biliniyor. Nereden bakarsan bak, MÖ 5. Yüzyıllara kadar uzanan bir geçmişten söz etmek gerekiyor.

 Bu denli köklü bir geleneğe sahip olan bu kuruma ne oldu da böylesine yozlaştı. Evet ne oldu ki, böylesine halktan kopuk, kendisini var eden halkı dışlayan bir kurum haline geldi.

 Kuzey Anadolu sahasına baktığımız zaman, birinci dünya savaşına gelinceye kadar, iyi kötü güçlü ozanlar çıkartmasını bilmiştir. Birinci dünya savaşından önce, bu sahanın sınırsız tek bir yöre olduğu az çok görülüyor. Dolayısıyla yöremiz ozanlarının da Azerbaycan sahasından beslendiğini görüyoruz.

 Ne zaman ki, mi-saki milli sınırları çizildi ve ne zaman ki, sözü edilen yörenin Azerbaycan sahasıyla ilişkisi kesildi işte, o zaman bu sanatın can damarı kırıldı diyebiliriz. İkinci bir neden, Cumhuriyet kültürünün yeni olması ve inşası için doğru dürüst bir kurumsal çalışma yapılmamasıdır.

 Yeni dönemde yapılan çalışmalar ele alındığı zaman, görülen manzara hiç de iç açıcı değildir. Nedeni ise ozanlık sahasında araştırmacı olarak kendini var sayanlar. Bu sözüm ona araştırmacılar, gerçek ozanlık sahasında yüz yılların birikimi olan kültürden habersiz kendi basit dünya görüşlerine göre araştırıp yazmalarıdır.

 Bu konuyu araştırmacılar açısından biraz gerilere götürmekte yarar var. Bir zamanlar araştırmacı olarak kendilerini görenler, Ercişli Emrah’ı bilmedikleri ve Emrah adına ne bulduysalar Erzurumlu Emrah adına kaydetmeleri, daha sonra Ercişli Emrah gerçeğini örtbas edemeyince Erzurumlu Emrah’ı sahte şöhretli olarak yazmalarına neden olmuştur.

 Ozanlık sahası çok geniş bir sahadır, bu geniş sahayı alıp küçücük bir partinin şemsiyesi altında imiş gibi göstermek ayıpların en büyüğüdür. Bu ayıp şemsiyenin altına giren ozanlarında onları o şemsiyenin altında imiş gibi gösterenlerde ne denli büyük bir yanılgının içinde olduğunu göreceklerdir.

 Sözünü ettiğimiz ozanlık geleneği öyle bir yada iki partinin şemsiyesi altında olmuş olsaydı bugün ondan söz edilmezdi. Böylesi basit, böylesi anlamsız yazıların kısır bir döngüden ibaret olduğunu herkes biliyor.

 Sözün özgür ağırlığını kendi kişisel hırsları uğruna yok etmek, hiçbir araştırmacının görevi olmamalı. Bu gün ki köhne dünya görüşlerini yüz yıllar ve hatta bin yıllar öncesi ozanların şiirleriyle anlatmak kanımca hataların en büyüğüdür. Dahası var ki, bizi ve bizim gibi her ozana eşit mesafeden bakanları oldukça rahatsız eden görüntülerden söz ediyoruz.

Yöresinde rüştünü her alanda ispatlamış bir ozanın nedense yazdığı ve söylediği onca eserin içinde cımbızla seçilmiş ve tarihi olayların akışıyla yazılan bir yada birkaç eserini gün yüzüne taşıyanlar bu yaptıklarıyla ozanlık sahasına hizmet yerine hizmetsizlik ettiklerinin farkındadırlar sanıyorum.

 Bu ozanları kendi dünya görüşlerine uygun şiirler söylemeleri için zorlama ve bütün ozanlara tek tip elbise giydirme olayı neleri getirip, neleri götürmüştür bunu ancak bizler anlayabiliyoruz. Bu anlayış hikmetse bizler rahatsız ettiği kadar günümüz ozanlarını  rahatsız etmiyor. Buna yüzlerce örnek vermek mümkündür. Örnek vermekten öte genele yansıyan yaklaşımları dile getirelim.  Yöre kalıpları içine sıkıştırılmış ve onlar o kalıp içinde kalmalarını  mecbur kılmış düşüncelerin karşısına şu sözleri koymak gerekir. Yerel topraklara ayak basmış ozanlar, ayakları altındaki topraklarla cezalandırılmıştır. Oysa Oturduğu yerde verdiği eselerlerle evrensel kültürün içinde rüştünü ispatladıkları halde, nedense bizim bu bilgisiz araştırmacıların değerlendirmeleriyle radyolarda bile ulusal sanatçı olarak bile değer bulamıyorlar.

 Evrensel olayını az açmakta yarar var. Birkaç isim yazalım. Kerem, Köroğlu, Karac’oğlan, Yunus İmre, ve daha niceleri eserleriyle evrensel kültürün değerleri olduğunu biliriz, biliriz de,  nedense kendi kişisel dürtülerimiz uğruna bunları vura vura yok etmişler. Bir köroğlu7nu bakıyorum Üç kıtada adından söz edilir, ama nedense bizde hala dağda ekmek çalan eşkıya.

Yöre ozanları yarışmalara katıldıkları aman kendilerinden yeni sisteme övgüler içeren şiirler söylenmesi ve karşılığında Cumhuriyet altını ya da madalyası verilmesidir. Şiirin kalitesine bakılmadan, sadece slogan yapılı ve  kişisel övgüyü kim daha iyi yapmışsa onun ödüllendirilmesi görülüyor. Aslına bakılırsa bu alanda ödüllendirilen şiirlerin hiç birisi yeni gelen sistemi anlatan şiirler değildir. Buradaki amaç, topluma yeni sistemi benimsetmek için o,zanlar alabildiğine kullanılmıştır.

  Yine sözün başına dönelim. 9 ile 12. nci yüz yıllardan bu yana bu gelenek “halk ozanı”, »halk şairi«, “halk aşığı” gibi adlar alarak günümüze kadar gelmeyi başarmıştır.

 Yüz yıllar boyunca yöremiz ozanlık geleneğinde hep Azerbaycan’ın gölgesinde kalmıştır. Alınan mahlaslar, okunan makamlar, anlatılan halk hikayeleri hemen hemen çoğunluğu böyledir  Yapılan araştırmalar bunu gösteriyor. Bu sözlerime örnek olarak vereceğim hikayeler vardır. Bizim yöremizin ozanlarının anlattığı hikayelerin kendi özgü olmadığını görüyoruz. Örnek, Çıldırlı Aşık Şenlik’in anlattığı hikayelerin Azerbaycan çeşitlemelerini bulmak mümkündür. Azeri anlatımlar ise, daha  önceki bir tarihe rastlamaktadır. Köroğlu anlatımları da böyledir.

 Yöremizde yetişmiş binlerce ozan adından söz ediliyor ve ben de bir araştırmacı olarak Bu ozanlar üstüne yıllardır araştırmalar yapıyorum. Sözün doğrusu, özgün şiir geleneğini birkaç ozanın birkaç şiirinde ancak bulabiliyoruz. Bunun dışında kalanlar ise, söz döşeme sisteminden tutun da kafiye, redif, ayak sistemleri ya çok basit yola girilerek üretilmiştir, ya da sadece redif sistemine dayanarak üretilmiştir.  Gerçi ses benzerliğinden yararlanıyorlar. Ama ne olursa olsun, özgün bir eserden söz etmek olası değildir.

Yöremizin ozanları, bu haldeyken, kendilerini aştıranların düşünce yapısına yamanmışlar. Tıpkı Cumhuriyet altını almak için, bilinçsizce Cumhuriyete yamandıkları gibi.Şiir demek özgün anlatım demektir, Şiir demek, tekrardan, taklitten çok kendine has anlatım demektir. Yöremiz ozanlarında bunu göremiyoruz. Kimi parti sevdasına düşmüş, kimi tarikat, kimi de uçkur derdine. Ama ne olursa olsun bu ozanlar ozanlık geleneğinin birer temsilcileridir. Bu yanlarına saygıyla yaklaşıyoruz. Dahası Ozanlık geleneğine özgü eserler vermelerini bekliyoruz.

 Yöremiz ozanlarını böyle acımasızca eleştirmek benim görevimdir. Çünkü, okumayan ümmîlik ayaklarına yatan ve pirinden şeyhinden ve daha nice gaipten sesler duyarak günümüz insanlarına seslenmek hayalcilikten öte bir şey değildir. Şahsen ben bunlara inanmayan biriyim. Bunu birkaç yazımda da dile getirdim. Ne günümüz ozanlarına ne de geçmişte ki ozanların bu anlattıkların inanmıyorum. Bu anlatım sadece İslam ile birlikte ozanlık geleneğine girmiş bir anlatımdır. Ben bu anlatımın gerekçelerini de birkaç kez yazdım.Yöremiz ozanları, bilmiş olsunlar ki, kendileri aramızdan ayrılınca serleri de bir zaman sonra aramızdan ayrılacaktır.  Kendilerini var eden, büyüten, besleyen insanlara hor bakmasınlar. Çünkü, onların hor baktıkları onların ekmeklerini veriyor. unutmasınlar.Orhan Bahçıvan

Aktif Ziyaretçi: 1 Bugün Gelen: 112 Dün Gelen: 195 Toplam Ziyaretçi: 603717